Kendisi Türkiye’nin en genç milletvekiliydi. İmam Hatip çıkışlı olmasına karşın çağdaş çıkışlarıyla dikkat çekmiş ve 30 yaşına bastığında meclise girmişti. Çağdaş, aydın birisiydi. Bülent Ecevit’in yapmış olduğu yanlışları görmüş ve muhalefet içinde sivrilmişti. 12 Eylül ihtilalinde CHP’nin içinde sola en yakın isim olduğundan ötürü ilk olarak o tutuklanmıştı. Dev-Sol ile bağlantılı olduğu iddia ediliyordu. 12 Eylül sonrasında da siyaseti bırakmadı önce SHP’de, CHP’nin tekrar aktif hayata geçmesiyle CHP’de siyasi hayatına devam etti. Deniz Baykal’ın ikamesi olarak gösterilmeye başlandı. İnsanların düşüncesi onun CHP’nin başına gelmesiyle CHP’nin şahlanacağı ve artık yapıcı bir siyaset izleyeceğiydi. Ama Baykal daha sonrasında birçok kişiye yaptığı gibi aynısını ona da yaptı ve CHP’den uzaklaştırıldı. Herkes onun siyaseti bırakacağını düşünüyordu. Ama öyle olmadı…
2007 yılında yapılan Genel Seçimlerde tekrar milletvekili adayı oldu. Sürpriz bir kararla Adalet ve Kalkınma Partisinden İstanbul Milletvekili oldu. Seçilir seçilmez de T.C. Kültür ve Turizm Bakanı oldu. Başka ülkelerde bir sol partiden diğer sol partiye geçiş yapıldığında bile tepkiler alınırken, bizim çağdaş (!) demokrasimiz de aldığı bu karar normal görülmüştü. İnsanların tek umudu ise onun çağdaş siyasetçiliğine devam etmesiydi. Ama yine öyle olmadı…
Bu siyasetçi Ordu doğumlu, İmam Hatip çıkışlı, CHP’nin önemli kalelerinden, şimdinin AKP’lisi Ertuğrul Günay’dı. Günay’ın insanları şaşırtan tavrı son zamanlarda ise yerini büyük tartışmalara yol açan söylemlerine bıraktı. İlk önce ‘Nazım Moskova’ya yakışır, Frankfurt’a yakışmaz’ dedi. Bu tavrı ile tüm tepkileri üstüne çekerken canlı yayında Genco Erkal, Fazıl Say gibi sanat üstatlarının katıldığı programda ‘Bizim Nazım ile ilgili yaklaşımımız onun sırtından para kazanma gayretinde olanlarınkinden daha önemli’ diyerek yeni bir polemiğe yol açtı. Yine de erken unuttu bu söylemleri Türk halkı, yeni kabine açıklandığında isminin aynı yerde durmasına pek bir tepki gelmedi insanlardan. O ise ‘ Zeki Müren Türkiye’nin en büyük erkek sanatçısı, Bülent Ersoy ise en büyük kadın sanatçısı seçilmişti, böyle absürt dönemlerden geçtik’ yorumunu yaparak yine aynı tavırlarına devam etti.
Bu ülke demokratik bir ülkededir. Herkes istediği görüşü, istediği ideali savunabilir, söylemlerde bulunabilir. Ama demokrasinin bir gerçeği vardır ki görüşü ne olursa olsun sen bu ülkede yönetici ise her görüşe saygılı olup her tercihi kabul etmelisin. Bu gerçek doğrultusundan sapıldığı için birçok sanatçımızı kaybettik, küstürdük. Kaybedip, küstükten sonrada arkasından bağrımıza bastık. Nazım Hikmet gibi, Aziz Nesin gibi, Yılmaz Güney gibi…
Bu kişi Bosna’da düzenlenen Aydınlar Zirvesinin mimarı. Bosna’da buluşturduğu sağcı solcu her kesimden aydın ile insanların takdirini toplayan kişi. 12 Eylül sürecinde cezaevinde sağcısı solcusu yattığı tüm siyasilerle iyi geçinen, herkesin sevgisini kazanan kişide Ertuğrul Günay. Peki ne oldu da bu ılımlı yaklaşıma sahip insan değişti? Yoksa gerçekten zaman insanı değiştiriyor mu?
Yaşar Yiğit Kaçmaz Siyaset&Politika
Alanya gibi Türkiye’nin turizm cenneti olan bir şehirde büyümemden ötürü her zaman turizm sektörü ile iç içe oldum. Alanya’da gördüklerimi eğitim hayatımda öğrendiklerimle yorumlayınca görüşlerim olumsuzlaşsa da asıl değişim Mısır’da gördüğüm turizm sektöründen sonra oldu. Alanya ve Türkiye’deki eksiklikleri fark ettiğim zaman gerçekten neler kaybettiğimizi çok iyi şekilde görmüş oldum.
Mısır, Türkiye gibi turizm sektöründe önde gelen ülkelerden bir tanesi. Özellikle doğu bloğu ülkelerin ilk sıradaki tercihleri arasında Türkiye ile birlikte Mısır geliyor. Bunun başlıca sebebi diğer turizm ülkelerine göre (İspanya, Fransa…) bu iki ülkelerin maliyetlerinin daha düşük oluşu. Bunun yanında tarihsel ve doğal güzelliklerinin de fazla oluşu insanların bu iki ülkeye ilgisini arttırmakta.
Mısır’ın turizm sektöründe son zamanlarda sıçrama yapmasının sebebi nedir araştırmak gerektiği düşüncesindeyim. Öncelikle Mısır’ı genel hatlarıyla ele alalım. Mısır Ortadoğu’nun parlayan güneşi durumunda bir ülke konumunda. Turizm haricinde, sanayi, enerji, tarım gibi sektörlerde de son yıllarda büyük hamleler yaptılar. Konumuz olan turizm’e dönersek ülkede konu ile alakalı ne tür özellikler var ele alalım. İlk akla gelen Dünya’nın en eski uygarlıklarından birisinin Mısır’da oluşu. Eski Mısır diye adlandırılan tarihi eserlerin turizm’e katkısı çok büyük. Bunun dışında da güneş ve deniz turizmi ön planla. Yılın en az 8 ayı denize girilebilen bir ülke olan Mısır’da Kızıldeniz gibi dünya’nın en büyük sualtı milli parkı da mevcut. Bu iki öğe dışında pazarlama bilecekleri pek bir şey yok. Mısır’ın özelliklerinden bahsetmişken Türkiye’nin de genel hatlarıyla özelliklerinden bahsetmekten fayda var. Tarih Turizm konusunda onlarca farklı medeniyete sahip ülkemizde alt kategori olarak sayabileceğimiz Din Turizm’i de mevcut. Doğa Turizmine bakıldığında ise farklı bölgelerde deniz ve güneş turizm’i yapılabiliyor. Bunun dışında doğal güzellikleri ile ülkenin birçok yerinde bu turizme uygun alanlar mevcut.
Türkiye’ye ana hatlarıyla bakıldığında Mısır’a göre üstünlüğü gözükse de iş turizm pazarlamasına geldiğinde değiştiği görülüyor. Peki Mısır ne yapıyor kendisini pazarlamak için? İlk olarak devlet turizm’in en önemli geçim kaynaklarından birisi olduğunun farkında. Turist olarak oraya gittiğiniz zaman kendi vatandaşlarına göstermedikleri ayrıcalık ve rahatlıkları görebiliyorsunuz. Bir örnek vermek gerekirse, Kahire’de alkol satılmayan 7 yıldızlı bir otel yapmak isteyen Dubai şeyhine turizm gereği isteyen alkol verilmesi gerekliliği yüzünden izin verilmedi. Devlet’in konuya ne kadar önem verdiğini bu örnekten anlamak zor değil. Bunun dışında devlet turizm pazarlaması olayını kendi üstlenmiş durumda. Sürekli olarak uçaklarından tutunda havaalanlarına kadar kendi belgesel ve tanıtımları yayınlanıyor. Mısır bu olayın ciddiyetine doksanların ortasında yaşadığı terör saldırısı sonrası farkına vardı. Piramitlere yapılan saldırılar sonrasında turist sayısının on bir oranında düştüğünü göre devlet radikal kararlar alındı. Yapılan ilk uygulamalarda Mısır’da bulunan tüm tarihi eserlerin sorumluluğu Dr. Zahi Havas’a verildi. Kendisinin ismini bilmesek de bir çoğumuz belgesel kanallarından biliyoruz. Bu kararla birlikte Zahi Havas istediği kadar belgesel projesini hayata geçirdi ve dünya çapındaki belgesel kanallarında yayınladı. Bunun dışında alınan bir başka kararla Mısır devlet olarak Hollywood’daki sinema firmaları ile görüşülmeye başlandı ve Mısır’ı anlatan sinemalar için sponsor olundu. (Mumya,Mumya2…) Bununla da yetinmeyen devlet Mısır hakkında yayınlanacak her türlü kitap ve eser’e sponsorluk desteği verdi. Bu yapmış olduklarının katkılarını ise şu anda görüyorlar. Bunun dışında deniz turizmini arttırmak amacı ile CMAS, PADI gibi su altı federasyonlarıyla yapılan anlaşmalarla turizm sektöründeki insanlara scuba dalış eğitimleri verildi. Ayrıca daha önceden Uzakdoğu’da kullanılan submarine adı verilen altı cam denizaltılarının ülkeye girişine izin verdi.
Yukarıda yapılan pazarlama faaliyetleri incelendiğinde ülkemizin neler yaptığı geliyor akıllara. Hangi partiden olduğunu hatırlamasam da belediye seçimleri zamanı bir adayın yaptığı açıklamada çok fazla reklam yapılmadan İstanbul’a gelen turist sayısının 8 milyon olduğunu öğrendim. Yapılabilecek reklamlarla bu sayının 20 milyon üstüne çıkabileceği söyleniyordu. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi bu kadar imkana sahip ülkemizin bir reklam ve pazarlama sorunu olduğu açıktır. Devlet tarafından turizm desteklense de yapılanların yeterli olmadığı da görünmektedir.
Her türlü imkana sahip ülkemizde bu tür eksikliklerin bir an önce düzeltilmesi şarttır. Özellikle Alanya gibi turizmden geçimini sağlayan şehirler de turizm pazarlamasına daha çok önem verilmesi gerekliliği zorunludur. Umarım birleri bunun geç olmadan farkına varırlar. Yoksa elimizdeki mevcut pazarı başka ülkelere kaptırabiliriz.
Yaşar Yiğit Kaçmaz İşletme Bilimleri&Ekonomi
Daha önce bahsetmiş olduğum ameliyatımı bugün oldum. Bu yazıyı da hastaneden yazıyorum sizlere. 24 yıllık hayatımın 3. ameliyatını olarak bir sağlık sorununu daha atlatmış oldum. Şimdi sizlere gün boyu neler yaşadım onları aktaracağım.
Dün yapılan kontrollerden sonra bugün ameliyat olmama karar verilmişti. Ne kadar hala kulağımda sorun var desem de doktorun ‘psikolojiktir o’ cevabı ile kulağımın da bir psikolojisi olduğunu öğrenmiş oldum. Dün çok stresli olup tüm gece uyuyamasam da sabah hastaneye gelirken çok rahattım. Saat 8.30 da burada olun denilmesine rağmen geldiğimde en son ben ameliyat olacağımı öğrenince en azından 2-3 saat uyurum diye düşündüm. Fırsat bu fırsat ağrısız sızısız biraz uyurum diye yatmışken durmadan içeri girip çıkan hemşireler ve hasta bakıcılar yüzünden uyuyamadım adam gibi.
Zaman gelmişti artık. Saat 11:05. İçeriye giren bir hasta bakıcı, sürüklediği bir sedye, kafama zorla taktığı bir bone ve ben. Usulca sedyeye uzanırken bir anda hasta bakıcının beni çarşafa sarması ile ilk kez kefen duygusuna kapıldım. Ne kadar renk tutmasa da çarşaf çarşaftı. Çarşaf sonrası ameliyathaneye varmıştım artık. Hastabakıcımın bir odada beni bırakması ile kendimi kurbanlık koyun olarak hissettim. Yanımda iki hasta daha vardı. Bir tanesi yaşlı bir teyze idi. Anladığım kadarıyla göz ameliyatı olacaktı. Diğeri de göz ameliyatı olacaktı ama o benimle birlikte gelmişti. Yani önce teyzeyi beklemek zorundaydı.
Takılan serumlardan sonra beklemeye başlamıştım. Herkes tanıdık olduğu için gelen gidenin laf atmalarına maruz kalırken yandaki amca ‘Ben ölücem’ mırıldanmalarına başladı. Hemşirenin ‘Aman amca daha kaç yaşındasın ki öleceksin’ sorusuna amca 89 cevabı verince bende gayri ihtiyari ‘Baya da varmış’ tepkisini verdim. Tabi hemşire’de beni bir güzel kalaylayarak tepkisini belirtmiş oldu. Sonrasında ise amcaya dört kez ‘hangi gözünden ameliyat olacaksın’ sorusu sorulmuş hepsinden de ‘Süleymanlar köyündenim’ cevabı alınmıştı.
Gerçek zaman gelmişti. Ameliyathaneye alındım. Masaya yatırıldığımda anestezi uzmanı şirin doktorun adının Meryem olmasından mı yoksa masaya çarmağa gerer gibi bağlamalarından mı bilinmez o anda ben kendimi Hz. Yaşar, doktorumu ise Papa I. Sıtkı olarak görüyordum. Etrafımda ise 3 Huri, 1 tanede Nuri kategorisine giren Fahrettin abi vardı. Tek üzüntüm benim Hurilerin eski kadrodan olmasından ötürüsü hepsinin de en az 25 yıllık SSK’lı oluşuydu.
Makineler çalışmaya başladı. Seruma enjekte edilen beyaz bir sıvı. Hemşire’nin tansiyonumu ölçmeye başlaması ve anestezi uzmanının gülümseyişi. Ve son sözlerim. ‘Her hafta rakının külfetini çekeceğime, ayda bir narkoz yesem iyidir’ Tabi oradan sonrası yok bende. Neler oldu kim bilir. Gözlerimi açtığımda ise çenemde inanılmaz bir ağrı ve narkozun etkisi.
En başta da belirttiğim gibi bir dertten daha kurtulmuş oldum. Doktorum Op. Dr. Sıtkı Çetin’e, Anestezi uzmanı şirin doktoruma, Ameliyathanede görevli Cihat ve Fahrettin Abilere, Hastanemizin yıllanmış şarabı çaycı Abdurrahman Amca’ya, kısacası emeği geçen herkese teşekkür ederim. En azından beklediğim kadar zorlu bir ameliyat olmadı. Her şeyden önemlisi de ikinci ameliyata kalmadım.
Yaşar Yiğit Kaçmaz Genel
Yine Alanya ve çevresinde uygulanabilecek yeni bir iş fikri. Alanya ve çevresini tarımsal üretim olarak incelediğim zaman karşıma çıkan manzara beni şaşırttı. Bunun sebebi de buda mı yetişiyor diyebileceğim ürünlerle karşılaşmam oldu ve bunların birçoğunun da doğal, organik ürünler olmasıydı. Kekik, defne, keçiboynuzu, adaçayı, rezene, kapari, karabaş otu ve diğer bütün organik ürünler. Bunların hepsi de Toros Dağlarında yetişen ve el değmeden doğal hayatta kendiliğinden çoğalan ürünler.
Bu ürünlerin üretimi, toplanması ve satışını incelediğim de ise bambaşka bir görüntü çıktı ortaya. Genelde doğal olarak üreyen bu ürünler tarım müdürlüklerinin vermiş olduğu destek sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Toplanması ise genelde köylülere ait. Köylüler aldıkları ürünleri ya ara toptancılara satıyor ya da büyük il ve ilçelerde pazarlarda elden satmayı tercih ediyor. Ara toptancıların sayısı ise Alanya ve çevresi bölgelerde çok değil. Bunun sebebi ise çevre halkının bu ürünlerin farkında olmayışı ya da ürünlerin satışına sıcak bakmayışları. Genelde diğer şehirlerden genel ara toptancıların bu ürünleri tercih ettiği görünüyor. Ama bu ara toptancıların da sayısı kısıtlı. Başka şehirden gelmenin zahmeti ve maliyetini hesap ederek bu ürünlere büyük bir yatırım yapmaktan kaçınıyorlar. Ayrıca kendi bölgelerinde yetişen ve ana ürün olarak sattıkları malların yanında bu ürünleri de az sayıda satarak ürün yelpazelerini genişletmeye bakıyorlar.
Gelelim iş fikrine. Fikrim bu ürünlerden oluşan bir markanın oluşturulması ve kurulacak tesisle paketlenerek yurtdışına ihracı. Ürünlerin paketlenmesi konusunda diğer ürünlerle benzerlik gösteren makinelerin kullanıldığını öğrendim. Toplama işi ise köylülere ait. Köylerden alınacak ürünler paketlemeye getirilip paketlenerek kendi markasıyla yurtdışında satışa çıkacak. Beni ilgilendiren üretimin dışındaki asıl konu ekonomik yanı. Ürünlerin pazarlaması başta fuarlar daha sonrada büyük ihracat firmaları sayesinde olacak. Daha sonraları yabancı firmaların ürüne direkt ulaşması ve ihracatçı firmalar devre dışı kalması. Bu konuda hem tarımsal kredi ve hibelerden hem de ihracat kredilerinden yararlanmak mümkün.
Üç yanı denizlerle çevrili ve çoğunluğu dağlardan oluşan bir ülkede organik,doğal ürünlerin satışı artmaya başladı. İhracatı da söz konusu. İş fikrinde ortaya attığım ise üretim firmalarının uzağında kalan bir bölge olan Alanya ve çevresinde bu işin yapılması. Umarım ileride gerçekleştirebilirim.
Yaşar Yiğit Kaçmaz Denemeler
Filistin’de çocuklar ölürken, Somali’de çocuklar açlıkla savaşırken, Uzak Doğu’da çocuklar fuhuşa zorlanırken, Türkiye’de kız çocukları okula gönderilmeyip üstüne de bu kızları okutmaya çalışanlar birileri tarafından tutuklanırken 89’ncı yılını kutluyoruz 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının. İlkokuldayken anlamını anlayamadığımız, stadyumda gösteri yaparken her zaman kaçmak istediğimiz gündür 23 Nisan. Çocuk yaşta bize göre tatil anlamı içeren büyüyünce de değerini iyice kavradığımız, memleketimize yapılanları gördükçe daha çok sahiplendiğimiz gündür aslında.
Böyle güzel bir günde tekrar tekrar memleket ve dünya meselelerini tartışıp yazası gelmiyor insanın ama Yılmaz Özdil’in bugünkü yazısında da söylediği gibi kazık kadar olduk, ondan mıdır bilinmez, pek neşe dolamıyor insan. Pek neşe dolamasak da memleket meselelerinden dolayı Tüm Dünya Çocuklarının bayramlarını kutluyorum. Umarım onlara daha iyi yaşayabilecekleri bir Dünya bırakabiliriz.
Yaşar Yiğit Kaçmaz Genel
Bugün kuzenim Kemal Kaçmaz ile gitmiş olduğum Tarım Müdürlüğü sonrası kuzenimin ortaya attığı fikir tüm gün boyunca bu fikir üzerine yoğunlaşmama neden oldu. Alanya ve çevresinde yapılabilecek işleri konuşurken bir anda ortaya reçel üretimini attı. Verdiği örnekte ise İspanya’da Alanyalıların muşmula dediği genelde yeni dünya olarak bilinen meyvenin reçelinin yapıldığını ve ihraç edildiğini söyledi.
Bir anda aklıma Alanya’da neden böyle bir iş yapılmadığı geldi. Neden olmasın derken bitirme tezim olan Tarım Ekonomisinden yararlanarak Alanya ve çevresinde üretilen meyveleri düşündüm. Başta muşmula olmak üzere Mısır’da tatmış olduğum mango ve karpuz, nar, kivi, incir gibi meyvelerin reçelleştirilebileceğini düşündüm. Karadenizliler hamsinin bile turşusunu kurarken biz neden bu ürünleri reçelleştirmeyelim fikri aklıma yatmaya başladı.
Reçel yapma konusunda pek bir bilgim yok. Henüz tam anlamıyla araştırma fırsatımda olmadı. Fakat işin ekonomik bölümüne baktığım zaman ülkemizde pek üretimi yapılmayan bir sektör olduğu ortada. Ayrıca son zamanlarda yeterince teğet geçen kriz’i de atlatmanın yollarından birisi olarak tarımı gördüğüm için bu işe olumlu bakmaya başladım. Üstelik devlet organlarının vermiş oldukları hibe ve kredilerinden de yararlanma şansı olduğunu öğrendim.
Yeni bir girişim’in niş piyasalara yeni, daha önce yapılmamış ürünlerin girmesi anlamına geldiğini bildiğim için fikrin ne kadar girişim anlamına geldiğini düşünmeye başladım. Ne dersiniz sizce yeni bir girişim fikri değil mi?
Yaşar Yiğit Kaçmaz Denemeler
Her şey Mısır yolculuğum öncesi gelmişken bir doktora görüneyim dememle başladı. Sorunum birden fazla olmakla beraber kendime pek dikkat etmediğimden ötürü oluşan üç beş sorunu göz ardı etmiştim. Kulağım ve sağ dizimin ağrıması, bağırsaklarımda veya benzeri bir bölgede oluşan ağrı, dişlerimin bakımı derken listeye aldığım beş doktora teker teker gitme kararı aldım.
İlk işim kulağımı göstermek oldu ki doktorum İsmet Yokuş’un doğu şivesiyle ‘orta kulak iltihaplanması evladım bu, bugüne kadar nasıl ayakta durdun’ demesiyle ilk darbeyi aldım. Vermiş olduğu dört adet ilaca ettiğim güzel dualarla birlikte doğru karşı kapıya yol aldım. Daha öncede ameliyatımı yapan, beni gördüğünde elinden neşteri eksik etmeyen, arkadaşımın babası Sıtkı Çetin’in odasına girdim. Derdiğimi kontrol edip koltuğuna oturduğunda ilk söylediği, her kontrolünden sonra söylediğiyle aynıydı. Ameliyat!
Eve hangi psikoloji ile gittiğimi bilmiyorum ama ardından geçen günlerde hem kulağım için düzenli olarak ilaçlarımı alıyor hem de girdikçe strese giriyordum. Bundan önceki ameliyatlarımda acının verdiği zorluklarla her şeyi kabullenmişken bu sefer iyice işlerin kontrolümden çıktığını fark etmeye başlamıştım. Günler o kadar çabuk geçerken benim stresimde giderek artıyordu. Bu stresle beraber ameliyat öncesi gün yapılacak olan testlere korku ile girdim. Yapılan testler ve röntgenlerin olumlu geçtiğini öğrendiğimde ‘Yarın kesecekler belli oldu’ dedim kendi kendime. Tabi son aşamayı yani narkozu verecek olan doktoru unutmuştum. Hastaneye yeni atandığını öğrendiğim nispeten genç doktor bakar bakmaz ‘Boğazında sorun var gibi’ dedi. Kendisine orta kulak iltihaplanması olduğunu söylediğimde ‘Bu ameliyat olmaz’ dedi. Ne demek olmaz? O kadar stres, o kadar korku ne olacak?
O sinirle yine doktorumun yanına gittiğimde şu durumda ameliyat olursam spazm yaşayacağımı, genç yaşta spazm yaşamanın da komaya sokabileceğini söyledi ve ameliyatı haftaya erteledi.
O anda ilk tepkim ‘Yapma be doktor’ oldu. Hakikaten yapma be doktor o kadar hazırlamıştım kendimi. Şimdi nasıl geçecek bu stresli hafta? Ya haftaya da geçmemişse sorun bir hafta daha mı bekleyeceğim?
Yaşar Yiğit Kaçmaz Genel
İngiltere’nin içki merkezi ve Londra’nın dünyaca ünlü bölgesi Soho’da Sam Bombas ve Harry Parr adındaki iki arkadaş içmeden, sarhoş olunan bar kurdu.Dünyanın ilk içmeden sarhoş olunan barında müşteriler, cin ve toniğin üzerinde yürüyor, kokteyl içeren bir buharı soluyor, kokteyl dumanlarını koklayıp sarhoş oluyor.
Bompas ve Parr, müşterilerin 40 dakikada kendilerini sarhoş hissedecekleri, cin tonik içeren bir sis tabakası oluşturduklarını, bu şekilde müşterilerin dev bir kokteylin içinde oturduklarını hissetmelerini sağladıklarını ve barı dekorla zenginleştirdiklerini söyledi.
DÜNYADAKİ İLK ALKOL MİRARİSİ
Sam Bombas, bunun dünyada yapılan ilk alkol mimarisi olduğuna dikkat çekerek, “Su kullanarak cin tonik kokteyli hazırlamak ve bunu tüm sisteme yaymak için cin-tonik kokularını buharlaştırıyoruz. Böylece siz de cin ve tonik bulutlarının içerisine giriyorsunuz. İnanılmaz düzeyde ilgi gören bu sistem için bilet almak isteyen çok sayıda kişi var. Bu yüzden içeride kalma süresini çok kısa zamanlı tutuyoruz. Eğer başarılı olursa bunu daha uzun süreli yapmayı planlıyoruz” şeklinde konuştu.
Bu sıra dışı konsept barın kamunun tepkisini ölçme amacıyla deneme süresi olarak haftada 4 gün açık olduğu kaydedilirken, müşteriler bu barın haftanın her günü açık olması gerektiğini düşünüyor. Nefesle alınan alkole ek olarak, barda aynı zamanda çeşitli içecekler ve cin tonik tadında küçük çubuklar da bulunuyor.
İçmeden sarhoş olunan bu sistemden çok zevk aldığını ifade eden müşterilerden Nicky Mudy, “Buraya gelmemi arkadaşım tavsiye etti. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum o yüzden buraya gelmem bir çılgınlıktı. Bu aslında alkol almanın başka bir çeşidi. Alkol almayı seviyorum. Daha önce yapmadığın bir şeyler yapmak çok heyecan verici. Biryerlerde oturup içki içmeyi seviyorum ancak yeni bir şeyler yapmayı da çok seviyorum” ifadelerini kullandı.
Bompas ve Parr, insanların çok içmek zorunda kalmak yerine alkollü buharı solumalarını amaçladıklarını ve bunun akıllıca bir fikir olduğunu düşündüklerini söyledi.
Soluyarak sarhoş eden sistemi icat eden Bompas ve Parr, daha önce de birbirinden ilginç icatlar bularak İngilizlerin yaşamına renk kattı.
KAYNAK : Gazeteport
Yaşar Yiğit Kaçmaz Genel
Yazı yazmanın tadına kardeşim Tuncay Tuncer’in sayesinde vardım. Kendisinin açmış olduğu kişisel blog’unda bana yer vermek istemesi ve beni yazı yazmak yönünde cesaretlendirmesi bu girişimimde etkili oldu. İçimde yazı yazmak çoşkusu arttıkça bu yönde kendimi geliştirme fikride arttı. Artık daha fazla kitap okuyup, daha fazla gündemi takip ederken son iki günde okuduğum ve izlediğim iki söylem bu yazıyı yazmama neden oldu. İlki hocam Nasuh Mahruki’nin ‘Yer Yüzü Güncesi’ isimli kitabında yer alan yazı yazmakla ilgili makalesiydi. Mahruki eserinde yaşanılanların gelip geçici olduğunu yazmanın ise yaşananları yaşamsallaştırmak olduğunu söylüyordu. Bu sözler aklımda yer edinmişken Yılmaz Erdoğan’ın ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’ isimli programında ‘İlk emir oku ise ikincisi yazdır’ sözleri beni derinden etkiledi.
Her insan yaşamı boyunca birçok deneyime sahip olur. Kimisi okuyarak kimisi yaşayarak elde eder bu deneyimleri. Fakat sadece çok azı yazarak ölümsüzleştirir deneyimlerini. Yazı yazmanın tadı da burada başlar. Yazdıkça daha çok yazası gelir insanın. Daha çok paylaşmak, daha çok insanlara bir şeyler sunmak, daha çok ölümsüzleştirmek. Bunu yapmaya başladığı zaman insan az da olsa iç huzura kavuşur. Çünkü aklından geçen fikirler, yaşadığı tecrübeler artık hayat bulmuştur ve birisi bu hayatı bir gün mutlaka okuyacaktır. Yazıyı bulan ilk insanlarda bu şekilde keşfetmediler mi yazı yazmayı? Ama simgelerle ama seslerle ölümsüzleştirdiler bilgilerini.
Daha önce bana blogum sayesinde ya da arkadaşım olma vesilesiyle ulaşan insanların yazı yazmak okusun da tereddütleri vardı. Aynı beni cesaretlendiren Tuncay gibi bende onları yazmaya cesaretlendiriyorum. Başka ülkelerde yazmak okul çağında günlüklerle başlarken biz öyle bir deneyime sahip olamadık. Ne var ki içinizde yazma duygusu var ise korkmayın. Kötü yazarım, insanlar eleştirir, dalga geçer diye korkmayın. Korkmayın ki sizin de yaşamınız ölümsüzleşsin, sizinde fikirleriniz ebedileşsin.
Yaşar Yiğit Kaçmaz Genel
‘Rey bitti, ses gitti’. Bu sözler biraz önce yanında oturduğum Faruk Amcaya ait. Bu sözlerin muhatabı olan kişi ise Kemal Kılıçdaroğlu. Seçim öncesi gündemden düşmeyen, İstanbul gibi bir metropol de CHP’nin oylarını 1 milyon arttıran, daha öncesinde açıkladığı belgelerle birçok siyasetçinin foyasını ortaya çıkaran kişi. Verilen tepkilerin sebebi ise son zamanlarda Türkiye gündeminde yaşanan olaylar ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası sessiz kalması.
Türk halkı içerisinde son zamanlarda oluşan tepkisel çoğunluğun sorunu güçlü, güvenilir bir liderin varlığının olmayışıydı. Bu lider arayışı sırasında mevcut liderlerin yetersizliğini fark eden halk, kendi kendine bir lider doğurmak üzereydi. Seçimler öncesi herkesin güvendiği, her dediğine inandığı kişi olan Kemal Kılıçdaroğlu bu lider arayışında ilk sıraya yerleşmişti. Sempatik, her koşulda üslubunu koruyan, gerektiğinde yaptığı çıkışlarla halkın sevgisini kazanan Kılıçdaroğlu yeni doğal bir lider olarak gündemden düşmedi. Seçim sonrası bile gerek medyada gerek halk arasında fazlasıyla yer buldu.

Halkın bu kadar benimsediği ve lider olarak benimsediği bir kişiye ne oldu da gündem bu kadar karışıkken bir anda sustu? Bu soruyu değerlendirmeden önce ilk olarak Kılıçdaroğlu’nun CHP içindeki yerine ve mevcut konumuna bakalım. Deniz Baykal gibi yarı diktatör bir lidere sahip olan CHP’de mevcut lider adayları birer birer belediye başkan adayı yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu, Mustafa Akaydın gibi isimler sanki liderlikten uzaklaştırılmak için aday gösterildi. Peki bu adaylar başarılı olamasaydı ne olacaktı? O zaman mevcut liderlik güçleri düşecek ve ortadan yeni lider adayları yok olacaktı. Tam tersi durumda ise Deniz Baykal’ın piyonları bir anda vezire dönüşecek ama yine de lideri tehdit edebilecek konumdan uzaklaşacaklardı. Yapılmak istenen oldu ama beklenmeyen bir durumla Kılınçdaroğlu’nu halk bağrına bastı.
Yukarıda sormuş olduğum soruya tekrar dönersek, Türkiye’nin gündemi bu kadar karışık iken, çağdaş bilim adamları birer birer tutuklanırken, Humeyni’nin bile yapmadığı şekilde göstere göstere sivil darbe gerçekleştirilirken Kemal Kılıçdaroğlu bir anda sustu. Halkın ondan beklediği çıkışları, tepkileri veremedi. CHP’nin özellikle de Deniz Baykal’ın Kılınçdaroğlu üzerindeki etkisini bilemeyiz ama en başta da dediğim gibi rey bitti ses gitti gibi gözüküyor.
Yaşar Yiğit Kaçmaz Siyaset&Politika
Son Yorumlar